Sponsor Bağlantılar


Soğuk Savaş Dönemi Türk Dış Politikası Hakkında Bilgi


Sponsor Bağlantı

Soğuk Savaş Dönemi Türk Dış Politikası Hakkında Bilgi

Soğuk Savaş Dönemi Türk Dış Politikası Hakkında Merak edilenleri sizler için bir araya getirmeye çalıştık arkadaşlar oldukça detaylı bir anlatım olduğunu söyleyebilirim. Sizlerde Konumuz hakkında görüşlerinizi bizlere anlatabilirsiniz.Yorum kısmından paylaşabilirsiniz

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

“20. yüzyılın ilk elli yılı Osmanlı İmparatorluğunun mirasının paylaşılmasının yol açtığı değişikliklerle geçti. 21. yüzyılın ilk elli yılı da Türkiye’nin alacağı doğrultuyla şekillenecektir. Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika’yı içine alan milyonlarca km2′lik bir alanda, dünya siyasetinin merkezi olan bir bölgede söz sahibi bir ülke olduğu için 21. yüzyılın şekillenmesinde kilit rol oynayacaktır.” (1)

20. yüzyılın son yılında dünyanın tek süper gücü olarak kalan ABD’nin eski Başkanı Bill Clinton Türkiye’yi böyle değerlendirmişti.

Türkiye, II. Dünya Savaşı’nın başladığı 1939’dan savaşın başladığı 1945’e kadar geçen süreçte kararlı bir “savaşa katılmama” politikası izledi. Türkiye’nin o dönem yöneticilerinin amacı, Türkiye’yi savaşın yıkımından korumaktı.

Savaşın bitimiyle birlikte önümüze çıkan seçenekler, bizi Batı Bloku ile birlikte hareket etmeye itti. Bu tercihin oluşumu bir anlık bir karar değil, çok boyutlu faktörlerin, etkenlerin oluşturduğu bir süreçti. Türkiye’nin tercihini Batı’dan yana kullanması, Batı tarafından içtenlikle kabule yol açmadı. NATO’nun Avrupalı üyeleri, o dönemde Sovyet tehdidi altında bulunan Türkiye için yeniden savaşı göze almak istemiyorlardı. Aynı zamanda, ABD’nin yaptığı Marshall yardımlardan Türkiye’ye de pay verilmesine istekli değillerdi.

Tüm dünyada olduğu gibi, Ortadoğu’da da etkinliğini yitiren İngiltere, yeniden etkinlik kazanmak için kilit rolü Türkiye’nin üstleneceği, “Ortadoğu Kumandanlığı” projesini ortaya attı. ABD’nin bu öngörüye muhalefet etmesi sebebiyle, söz konusu proje rafa kalktı.

ABD’nin Sovyet Bloku’na karşı Truman Doktrini ile başlattığı “Çevreleme Politikası” sürecinde, askerî ve jeostratejik konumu, Türkiye’ye NATO üyeliğinin kapısını açtı. Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırması üzerine başlayan 1950-53 arasındaki Kore Savaşı’na ABD’nin yanında katılan Türkiye, sonuçta bütün şüphelere ve önyargılara karşı NATO üyesi ülkeler arasındaki yerini aldı.

Türkiye’nin Batı Bloku üyesi olmasında, Rusların 1939’da başlayıp, 1946 yılında yazılı talebe dönüştürdükleri 1936’da imzalanan Montrö Sözleşmesiyle belirlenen Boğazlar rejiminin değiştirilmesi istekleri, hızlandırıcı bir rol oynamıştır. Türkiye, NATO’ya ancak üçüncü başvurunun sonucunda, 18 Şubat 1952 tarihinde kabul edilmiştir.

1946’da çok partili hayatı kabul etmesinin ardından 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara geldiği Türkiye, bu partinin iktidarda kaldığı 1950-60 yılları arasında, Sovyetler Birliği karşısında yalnız kalmama ve cumhuriyetin kuruluşu ile temel hedef haline gelen çağdaş batı dünyasının bir üyesi olma ilkeleri altında, üç temel hedefe yöneldi:

1-Bölgesinde istikrar ve güvenlik unsuru haline gelmek

2-Ortadoğu’da Arap-İsrail çatışmasında tatminkâr bir çözüme ulaşılmasını sağlamak

3-Komünizmin güneye yayılmasını önlemek için etkin bir güvenlik şemsiyesi oluşturmak

Ortadoğu’da “Anahtar Rolü”nü üstlenen Türkiye, Batı Bloku’nun aktif bir üyesi olmaktan da vazgeçmemiştir. 1948‘de bağımsızlığını ilan eden İsrail Devleti‘ni tanıyan ilk ülkelerden birisi olan Türkiye, Ortadoğu‘da Arap ülkelerinin geniş muhalefetini göğüslemek zorunda kaldı. ABD ve NATO‘nun Ortadoğu politikalarına paralel hareket eden Türkiye, Arap-İsrail çatışmasında İsrail Devleti’nden yana tavır koyunca, Arap ülkelerinde yıllarca telafi edilemeyecek kırgınlıklar doğurmuştur.

1955’ten sonra Türk Dış Politikası, önemli bir problemle karşı karşıya kalmıştır. Bu problemin adı, “Kıbrıs”tır. Bu problemin halline ilişkin üretilen en yaygın çözüm planı “Kıbrıs’ın Taksimi”dir. Problemin çıktığı yıllarda olmasa bile, sonraki süreçte Türklerin bu planı yürürlüğe sokulmuştur.

1957’deki Eisenhower Doktrini, devamında Truman Doktrini ve Marchall Yardımları ile başlayan dönem, Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir yakınlaşma halkası oluşturmuştur.

31 Temmuz 1959’da dönemin Türk Hükümeti, Avrupa Topluluğu’na üyelik başvurusunda bulunmuştur. Bu başvurudaki temel faktör, Yunanistan’dan geri kalmamaktır. 12 Eylül 1963’te Ankara’da, Türkiye-AT ortaklık anlaşması imzalanmıştır. 1 Aralık 1964’te Ankara Anlaşması yürürlüğe girmiştir. Yani Türkiye’nin AB‘ye giriş sürecini başlatan tarih 1 Aralık 1964‘tür.

Türkiye‘nin AT‘ye girmek için resmen başvuruda bulunduğu yılın başında Türk dış politikasında bir gelişme yaşandı. Türk siyasi tarihine, ‘Johnson Mektubu’ olarak geçen olay, Türk-ABD ilişkilerinde güven bunalımı meydana getirdi. ABD, 1947 yılındaki ikili anlaşma uyarınca verdiği silahların Türkiye tarafından Kıbrıs’ta kullanımına karşı çıktı. Johnson Mektubu Türk dış politikasında rota ve tutum değişikliğine yol açan bir gelişmeye başlangıç teşkil etti. Türkiye‘yi Kıbrıs‘ta eli kolu bağlı bırakmaya yönelik bu mektuptan sonra ABD’nin Türk dış politikasında tek belirleyici unsur olması tablosu değiştirmeye başladı. Türk dış politikasında, yakın çevre ve bölgesel çıkarlara da önem verilmesi kararlaştırıldı. Dışişleri Bakanı F. Cemal Erkin, Ekim 1964’te Moskova’ya giderken, SSCB‘den Türkiye‘ye gelen ilk resmi heyet de Ocak 1965’te Ankara‘da ağırlanmıştır.

Türk dış politikasının en önemli sınavının başladığı tarih 15 Temmuz 1974 olmuştur. Bu tarih Nikos Sampson‘un Kıbrıs’ta, Makaryos’ a karşı darbe yaptığı tarihtir ki, bu darbenin akabinde Kıbrıs‘ta süratli bir Rum işgali başlamıştır. Türkler adadan kovulurken, bir çoğu katliama maruz bırakılmıştır.

19 Temmuz 1974, Türkiye, Kıbrıs‘a çıkartma yapmak için harekete geçmiştir. Birinci Barış Harekâtı 20-22 Temmuz tarihlerinde yapılmıştır. İkinci Kıbrıs Barış Harekâtı, Cenevre Konferansı’ndan bir sonuç alınamaması üzerine 14 Ağustos 1974′te, saat: 06.00’da başlamıştır. 19 Ağustos itibariyle Kıbrıs Barış Harekâtı başarıyla son bulmuş ve bugünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sınırları çizilmiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı ile Türkiye, Batı Bloku’nun bütün karşı çıkmalarına rağmen, Kıbrıs Barış Harekatı ile ilk defa silah kullanarak başarı sağlamış ve Kıbrıs Türkü’nü haklı davasında çaresiz bırakmamıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye yoğun uluslararası baskı, ABD’nin koyduğu silah ambargosu ve yurtiçi çalkantılar nedeniyle zor bir dönemece girmiştir.

4 Eylül 1977’de ilk defa bir IMF heyeti, Türkiye’ye gelmiştir. IMF dünyadaki tüm finans kuruluşlarını uyararak, Türkiye’ye borç verilmesinin durdurulmasını istemiş, gerekçe olarak da Türkiye’nin dış borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmesini göstermiştir.

Bu olumsuz gelişmeler, siyasi tarihimizde ilk defa “70 cente muhtaç Türkiye” tartışmalarını başlatmıştır.

12 Eylül 1980… Askerî yönetimin iş başına gelmesiyle birlikte, Türk dış politikası uluslararası çevrelerden gelen “Demokratik kurumların bir an önce işletilmesi” baskısıyla karşı karşıya kalmıştır.

Ocak 1982’de Dışişleri Bakanı İlter Türkmen‘e, AET yetkilileriyle yaptığı görüşmeler sırasında, “İnsan hakları, işkenceler, toplu davalar ve demokrasi konularında ilerleme” talebi resmen iletilmiştir. Bu durum Türk dış politikasında yeni bir problemli cephe açmıştır. Yeni süreçte, bütün uluslararası platformlarda Türk yetkililer ve diplomatlar, insan hakları konusunda yoğun baskı ve eleştirilere muhatap olmaya başlamışlardır.

Türk diplomasisi terör, darbe, demokrasiye dönüş konularıyla meşgulken, Türkiye’nin doğusu ‘İran Devrimi’ne tanık oldu. 13 Ocak 1979’da Şah Rıza Pehlevi‘nin ülkesini terk etmesinden sonra, İran Devrim Konseyi kuruldu. 31 Mart 1979 yapılan referandum sonucu, ‘İran İslâm Cumhuriyeti’ ilân edildi. Artık İran’da, dünyanın da yabancısı olduğu bir rejim iş başına gelmiş oldu. İran’da İslam Cumhuriyeti’nin kurulması, hassas dengeler üzerinde dalgalı bir seyir izleyen Ortadoğu’da yeni bir dönemi başlattı.

Batı’nın Türkiye’ye karşı soğuk tutumu, Türkiye’yi yeniden dış politikada denge siyasetine yönelmeye itti. Bu yeni yaklaşım neticesinde, Batı’da yalnızlığa itilmek istenilen Türkiye, 1980’li yıllarda uzun zamandır ihmal ettiği bir alana, Ortadoğu‘ya yöneldi. Bu yıllarda Ortadoğu ve İslâm ülkelerindeki gelişmeler, daha yakından takip edilir oldu.

Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri nezrindeki bu yeni politik yaklaşım ve açılımı girişimleri; İran-Irak Savaşı’nda ‘Aktif Tarafsızlık Politikası’ olarak kendisini gösterdi. Türkiye’nin izlediği Aktif Tarafsızlık Politikası savaşan her iki ülke tarafından takdirle karşılanırken, savaşan iki ülkeyle de ticari ilişkilerin gelişmesine yol açtı. Türkiye’nin bu ülkelerle gerçekleştirdiği dış ticaret hacmi, 4 milyar dolar düzeyine erişti. İran-Irak Savaşı, Türkiye’nin içinde bulunduğu mali sıkıntıları aşmak için fırsat yaratırken, dünya tarafından da öneminin kavranmasına neden olmuştur.

27 Aralık 1979 Kızıl Ordu‘nun Afganistan’ı işgaliyle başlayan süreçte Sovyetler Birliği‘nin sıcak denizlere inme emellerinin tekrar açığa çıkması, Türkiye’nin Orta Asya Politikası‘nda yeni açılımlara yönelmesi ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. Orta Asya’daki durgun suların tekrar ısınma eğilimi göstermesi, Türkiye’ye dış politika alanında yeni problem alanları doğurmakla birlikte, Batı dünyasıyla soğuk giden ilişkilerinde de sıcak bir dönemin başlamasına da yardımcı olmuştur. Artık hem batı, hem de Türkiye’nin dikkatleri yeniden Ortadoğu’dan kısa bir süre de olsa uzaklaşarak, Orta Asya’ya çevrilmiştir. Bu yönelme, Türkiye ile Batı ilişkilerinde yepyeni bir dönemin ve yepyeni ortaklıkların başlamasını hızlandırıcı etki yapmıştır.

SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEM

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne bir güç boşluğu ve istikrarsızlık bölgesi oluştu. SSCB’nin büyük çöküşü sonucu küresel tehdit zayıflarken, Türkiye‘nin çevresi tam bir ateş çemberini dönüştü. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’daki belirsizlik, kan ve barut kokusunu bölgeye hakim kıldı.

Türk dış politikası, soğuk savaşın global çıkarları yerine, soğuk savaş sonrasının dengesiz ve çelişkilerle dolu yeni düzensizliğinde, bölgesel güvenlik ve iş birliği çıkarlarını, küresel ittifaklarının önüne çıkarmaya başlamıştır.

Sovyetler Birliği’nin dağılması Türkiye‘ye eşsiz fırsatlar sunduğu gibi, bir o kadar da ağır riskler yüklemiştir. Türk diplomasisi yeni bir stratejik değerlendirme yapmak ve sonuçlarının uluslararası arenada eyleme dökmek zorunluluğuyla karşı karşıya gelmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ve soğuk savaşın sona ermesinden sonra, Türk dış politikasında önem kazanan yeni ve farklı faktörler şunlardır:

Katı blok politikalarının ve nükleer silah caydırıcılığının ortadan kalkmasıyla, bölgesel silahlı çatışma ihtimali artmıştır.

Global tehdidin ortadan kalkmasına paralel olarak Amerikan güvencesi de azalmıştır.

Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve Avrupa Komünizminin çöküşünün meydana getirdiği güç ve ideolojik boşlukları, etnik milliyetçilik veya radikal dinci akımların doldurması ihtimalini artırmıştır.

Türkiye’nin coğrafyası, bir ‘Jeostratejik Fantazmagorya’ ile kuşatılmıştır. Çatışmalar, çekişmeler, etnik karmaşalar, sınır ihtilafları, devlet sistemi ve hukuk boşluğu yanında, zengin yer altı kaynaklarıyla batılı ve doğulu gelişmiş ülkelerin bir çıkar çatışması alanı ilân ettikleri bu bölgede, taşların yerine oturması uzun yıllar alacak gibi görünmektedir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte oluşan uluslararası jeostratejik güç boşluğuna bir düzen getirme çabaları da başlamıştır. Dünyada tek küresel süper güç olarak kalan ABD, bütün dünya için yeni bir düzeni sık sık dile getirmeye başlamıştır: “Yeni Dünya Düzeni“.

Bir diğer görüşe göre, ‘Yeni Dünya Düzeni’ kavramında ‘yeni’ olanı belirleyen, SSCB’siz bir dünya politik arenasıdır. ABD, Körfez Savaşı’nda, Somali’de ve Bosna’daki çatışmalara, dünya ülkelerini de yanına alarak yaptığı müdahalelerle, küresel düzenin en büyük bekçisinin kendisi olduğunu ve rakibinin olmadığını yeryüzüne ilân etmiştir.

1993 yılında ABD ‘Stratejik Ortaklık’ çerçevesinde, örtülü olarak Rusya’nın nüfuz alanını kabul ederken, Rusya’da ABD’nin patronluğunu zımnen de olsa kabul etmiş görünmektedir. Tabii ki dış politikadaki güç ve siyaset dengelerinin sürekli kalıcı olacağını ve ilelebet devam edeceğini iddia etmek mümkün değildir. Ama bugünün dünya dış politikasını yönlendiren etkenler ve güçler bellidir. Bu güçlerin başında da Amerika Birleşik Devletleri’nin olduğunu artık rakipleri de kabul etmektedir.

Yeni Dünya Düzeni’nin ne olduğuna ilişkin ABD eski Başkanı George Bush‘un merakları giderici açıklaması şöyledir:

“Soğuk savaşı aşan bir yeni uluslar ortaklığı düşünüyoruz: Uluslararası ve yükümlülüğün eşit şekilde paylaşılmasıyla desteklenen bir ortaklık, demokrasiyi, refahı, barışı yaygınlaştırmak ve silahları azaltmak amacında olan bir ortaklık.”

Yeni uluslararası sistemin oluşumundaki yeni dengeler Türkiye’yi; dış politikasının tarihi ve geleneksel yaşam alanı olan Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Asya’da iki önemli rakiple başbaşa bırakmaktadır: Rusya Federasyonu ve İran. Türkiye’nin girdiği bu güç mücadelesinde, ABD’nin iyi niyetle göz yummasının da etkisiyle, bu coğrafyadaki hakim jeopolitik hamle Rusya Federasyonu tarafından yapılmıştır.

1992-1995 sürecinde Türk diplomasisinin temkinle yaklaştığı, Türk politikacıların ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne’ sloganıyla tanımaya ve etkinlik göstermeye çalıştığı, SSCB’ den boşalan coğrafya yeniden Rusya Federasyonu tarafından doldurulmaktadır.

Yeni Dünya Düzeni‘ndeki en somut kavram “Küreselleşme“dir. Küreselleşme, Türkiye gibi ulus-devletlere, iktisadi anlamda şu konuları dayatma isteğindedir:

1- Ulusal ekonomilerin tasfiyesi

2- Kural tanımamazlık

3- Piyasaların liberalizasyonu

4- Kamu sektörlerinin tümüyle özelleştirilmesi

Küreselleşmenin getirdiği bu uluslararası ekonomi gerekleri, Türk Dış Politikası’na eklenen yeni ekonomik sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk Dış Politikası’nın ekonomi elçileri, uluslararası ekonomik kuruluşlarda yukarıda bahsedilen konularla sürekli yüz yüze kalmaktadır.

Batılı ülkelerin çok uzun bir zaman sürecinde gerçekleştirdiği dönüşümleri, Türkiye çok kısa zaman diliminde, hem sosyal, hem de ekonomik planlarda, toplumu bilinçlendirmesine zaman kalmayacak şekilde gerçekleştirmek durumuyla karşı karşıyadır. Oysa Türkiye, gerek sosyal ve gerekse ekonomik anlamda, Küresel yapılanmanın ve onun getirdiği Küresel Ekonominin gereklerini belli bir takvime bağlı olarak çok kısa sürede gerçekleştirecek durumda değildir.

Siyasi gayretlerin bu yönde son 20 yılda ara ara kesintilere de uğrasa aldığı büyük mesafe, “Küresel Ekonomi“nin beklentilerini ve şartlarını karşılamaktan yine de uzak kalmaktadır. Çünkü, Türkiye’nin iç sosyal yapısı, sıkıntıları ve zaman içerisinde somutlaşan iç ve dış problemleri, küresel ekonominin gereklerinin çok kısa sürede yerine getirilmesi için gözü kara bir politika uygulamasını zorlaştırmakta, Türkiye pek çok alanda soğukkanlılıkla hareket etme ihtiyacını duymaktadır.

Bu yapı, Türkiye’nin dış politikasındaki problemlere bu defa da ekonomi alanındaki yapısal problemlerini süratle çözme alanını eklemektedir ki, ekonomik ve sosyal dönüşüm talepleri, uluslararası arenada Türk Dış politikasının en önemli eksenlerinden birisini oluşturmaya başlamıştır.

TÜRKİYE’NİN STRATEJİK KONUMU VE SORUNLAR

AB ülkelerinde ve ABD’de Soğuk Savaş sonrası dönemde ve özellikle Lüksembourg Zirvesi’nden sonra Türkiye’nin Avrupa ve ABD için stratejik öneminde bir değişiklik olup olmadığı geniş biçimde tartışılan bir konudur. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus, Türkiye’nin stratejik konumunun kimin için ve ne amaçla önemli olduğunu araştırmaktır. Bu çaba, Türkiye’nin çeşitli ülkelerin güvenlikleri ve sosyal düzenleri için algıladıkları tehdit veya tehlikeleri savuşturmakta Türkiye’nin yapıcı ve yıkıcı rolünün değerlendirilmesiyle yakından ilgilidir. Örneğin, Almanya gibi ulusal savunmasına karşı herhangi bir tehdit algılamayan bir Avrupa ülkesi için Türkiye’nin savunma stratejileri bakımından önemi ciddi ölçüde azalmıştır. Buna karşılık, sosyal düzene karşı hissedilen iltica, göç, uyuşturucu madde kaçakçılığı, terörizm gibi tehditlerde Türkiye’nin sorun çözmede veya sorun çıkarmada önemli bir ülke olarak stratejik işbirliğinin sağlanması yararlıdır. Avrupa ülkelerinin, bu alanda işbirliğine girişmede çekimser oldukları Türkiye’yi, müşterek dış ve güvenlik politikası oluşumundan uzak tutmalarıyla belirginleşmektedir. Hala bir süper güç konumunu muhafaza eden ABD, bölgedeki stratejik çıkarları bakımından Türkiye’yi bir stratejik ortak olarak görmekteyse de Amerikan politikalarına egemen olamasa da olumsuz etkileri bulunan lobilerin faaliyeti çoğu kez Türk-Amerikan ilişkilerinde inişlere neden olabilmektedir. Buna karşılık Türkiye’de de dış politikada ideolojik miraslarını koruyan sağ ve sol çevrelerdeki yerleşmiş Amerikan husumeti zaman zaman ortaya çıkmakta ve Türk dış politikası etkilenmektedir.

Batı Avrupa, Türk-İsrail askeri işbirliğini algılarken oldukça çekimser bir yaklaşım içerisine girmekte, bir yanda Avrupa ülkelerinin eleştirilerini paylaşırken, diğer yanda bölgenin savunma ve güvenlik sorumluluğunun Batı dünyası adına elinde tutan ABD’nin bu ilişkiye olumlu bakması karşısında eleştirilerinin tonunu yükseltememektedirler. Keza, aynı yaklaşım, Türkiye’nin Kuzey Irak’a zaman zaman yapmak zorunda kaldığı askeri müdahaleler için de geçerlidir.

Batı Avrupa’nın bölgedeki güvenlik bakımından en yakın gördüğü tehlike, hiç şüphesiz bir muhtemel Türk-Yunan askeri çatışmasıdır. Bu konuda nasıl bir politika ve strateji geliştireceklerini bilememektedirler. Bir yanda Türkiye ve Yunanistan’ın da üye olduğu NATO’nun bölgede bir askeri çatışmaya müsaade etmeyeceği inancı sürdürülürken, diğer yanda, Yunanistan’ın AB gibi zaman içinde politik davranışlar yapabilen kuruluşlardaki yerini Türkiye’yi tahrik edecek biçimde kullanmasının bu tehlikeyi arttırdığını görmenin sıkıntısı yaşanmaktadır.

NATO

“NATO’nun hedefi artık ‘en kötü’yü önlemek değil, Avrupa-Atlantik bölgesi için yeni bir güvenlik mimarisinin sağlanması suretiyle, ‘en iyi’yi gerçekleştirmek olacaktır”
NATO Genel Sekreteri Javier Solana’nın bu sözü, oluşturulmaya çalışılan ‘Yeni Avrupa Mimarisi’ düşüncesini vurgulamanın yanı sıra, ‘Soğuk Savaş Dönemi’ sonrası koşullarının bir gereği olarak ortaya çıkan NATO’nun ‘yeniden yapılanması’ politikasını ve buna paralel olarak 21. Yüzyıldaki rolünü de özetlemektedir.

Berlin duvarının yıkılması, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile yeni bağımsız devletlerin ortaya çıkması ve doğu ile batı arasındaki askeri, siyasi ve ideolojik alanlardaki çekişmelerin yaşandığı ‘soğuk savaş dönemi’nin son bulması gibi konjonktürel dengelerdeki önemli değişikliklere sahne olmuştur.

NATO, Doğu Blokundan gelecek olası saldırılara karşı batılı devletlerin, güvenliklerini sağlamak amacıyla oluşturdukları bir ittifak olmasına rağmen, soğuk savaş dönemi sonrası esen barış rüzgarları ve konjonktürel yapıdaki farklılaşmalar ittifakın bu misyonunda bir takım değişikliklere yol açmıştır.

Soğuk savaş döneminin sona ermesi ve Avrupa’ya yönelik muhtemel Doğu Bloku tehlikesinin ortadan kalkmasıyla birlikte NATO da güvenlik stratejisinde yeni değerlendirmeler yapmaya başlamış ve bunun sonucunda ‘stratejik kavram’ (le concept stratégique) ortaya çıkmıştır. Bu yeni stratejiye ilişkin olarak süregelen belirsizlikler nedeniyle Türkiye-NATO ilişkileri de belirsizliğini korumaktadır.

A.B.D. dış politikasında son on yıla hakim olan ‘önce Rusya’ düşüncesi gereği, Rusya ile olan işbirliklerinin çoğaltılması yoluyla bu eski süper gücün yeniden canlanmasına fırsat vermeme siyaseti uygulanmaktadır. Bu siyaset gereği, A.B.D. ve diğer Avrupa ülkelerinin Rusya’ya çeşitli konularda tavizler vermelerinin Türkiye’nin çıkarlarını da olumsuz etkilediği bir gerçektir.

Özellikle 1993 sonrası Rusya’da batı taraftarı politikalar izleyen reformculara tepki olarak merkezi yönetim de batı karşıtı politikaların hız vermiştir. Böylece Rusya Federasyonu hem A.B.D. ve Avrupa ülkelerini hem de Türkiye’yi rakip güç olarak karşısına almış ve Batıyı ‘soğuk Barış’ ile tehdit etmiştir. NATO’nun izlemekte olduğu genişleme stratejisinin Rusya aleyhine işletilmesinin doğuracağı olumsuz sonuçlardan en çok etkilenecek olan ülkelerden biri de Türkiye’dir.

Ankara’nın tüm bu sorunlar karşısında izlemekte olduğu strateji ise, genişlemeye karşı olmamakla birlikte üyelik sürecinde acele edilmemesi yönünde olmuştur. Bu süreçte Ankara’yı tedirgin eden ve 21. yüzyılda da karşılaşılması muhtemel sorunlar, tam üyelerin sayısının artması sonucu NATO kaynaklarından Türkiye’nin payına düşenin azalacağı endişesi ve Rusya’ya verilecek tavizlerin Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmesi olasılığıdır. Ankara’nın, NATO’nun genişleme sürecine ilişkin olarak, 21.yüzyılda izleyeceği politikayı bu etkenler belirleyecektir.

TÜRKİYE VE ABD

İkinci Dünya savaşı sonrası gelişen ilişkiler, Soğuk Savaş dönemi şartlarının etkisi ile, daha o günden stratejik ortaklığı gerektirmiştir. ABD’ nin, Soğuk Savaş Dönemi şartları ile oluşturduğu dış politika yaklaşımı, Türkiye’ nin jeo-stratejik ve jeo-ekonomik konumu itibari ile partner olarak seçmesini zorunlu kılmıştır.

ABD’ nin Soğuk Savaş dönemi dış politikası:

1- Ortadoğu’da Sovyetlerin egemen olması ve askeri hesaplaşmadan duyulan korku,

2- Petrole ulaşma

3- İsrail’ in güvenliği gibi üç temel bileşene sahip, ulusal çıkarların korunması olarak özetlenmektedir.

Öncelikle Sovyetlerin, komünist olmayan ve batı medeniyetine dahil olmak isteyen Türkiye tarafından çevrelenmesi, komünist ideolojinin yaygınlaşmasını engellemiştir. Amerika ve diğer batılı ülkelerin hayati zorunlulukları olan petrol ve diğer doğal kaynaklara sahip bölgenin kontrolü ile bölgede, Türkiye’ de oluşturdukları askeri üsler ve istihbarat merkezleri ile kullanabildikleri boğaz,liman ve hava yolları ile yoğun etki alanları oluşturmuşlardır.

Soğuk Savaş düzeninin sona ermesi sanıldığı gibi Türkiye’nin önemini kesinlikle azaltmamıştır. Öncelikle, Eski Sovyet İmparatorluğu sınırları içerisinde kalan bugünün bağımsız Türk Cumhuriyetleri ile oluşturulacak işbirliklerinin kurulmasında ve devamında köprü rolü kurabilme özelliği, mevcut cazibesini hayli artırmıştır. Doğunun zengin doğal kaynak ve madenlerine ulaşma arzusu, Ortadoğu ve Körfez bölgesi zenginlikleri ile birleşince, stratejik ortaklığın devamını zorunlu kılmaktadır.

Türkiye’ nin sistem bazında tercihini batı yönünde belirlemesi önemini bir kat daha artırmaktadır. Bugün ABD’ nin öncülük ettiği ve eski sistemden pek farkı olmayan Yeni Dünya düzeni: daha fazla demokrasi ve geliştirilmiş insan hakları ile uluslararası hukukun öncülüğünde serbest piyasa ekonomisi olarak tanımlanır. Türkiye’ de olağanüstü sorunlu bu önemli coğrafyada, liberal ekonomik değerleri benimseyen laik hukuk devleti olarak, batının güvenebileceği tek istikrar unsurudur. ABD reel politiği, İran İslam Devriminden sonra Türkiye’nin istikrar unsuru olma vasfını, göz önünde bulundurma zorunluluğunu hissetmiştir.

Türk-Amerikan ilişkilerini değerlendirirken, Türkiye’nin ilgilendiği bölgeler bakımından ABD’nin Batı Avrupa, Orta ve Doğu Avrupa, Rusya, Kafkaslar, Akdeniz ve Ortadoğu’daki rol ve politikalarının kamuoyumuzca iyice değerlendirilmesi gerekir. Bu değerlendirme yapıldığı taktirde birçok alanda Türkiye ve ABD çıkarlarının çakıştığı ve bazılarında da çatıştığını görmek mümkündür. Örneğin ABD, Batı Avrupa’da bir savunma ve güvenlik teşkilatının oluşmasına olumlu bakarken, bu teşkilatın ABD’nin lideri olduğu NATO çerçevesinde hareket etmesi de Avrupa dışı bölgelerde, ABD’nin girişeceği eylemlerde kendisine destek vermesi gerekeceği düşüncesindedir. Buna karşılık, ABD, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ne katılırken NATO’ya da katılmalarını teşvik ederek, onların bir Almanya-Avrupa hegemonyasına düşmelerini çeşitli programlarla önlemeye çalışmaktadır. ABD, bir yanda Rusya Federasyonu’nun kapitalist ekonomiye ve demokrasiye dönüşünü desteklerken, diğer yanda askeri gücünü zayıflatması, nükleer silahlarını azaltması karşılığında uluslararası alanda onu bir ortak olarak tutma ve onurlandırma politikalarını Soğuk Savaş dönemi sonrasında sürdürmeye çalışmıştır. Ancak, Rusya içindeki siyasi dönüşüm, ABD’nin bu politikayı sürdürebilmesini zorlaştırmıştır.

Belki bu yüzden ABD, Orta Asya ve Kafkaslardaki büyük fosil yakıt kaynaklarını tamamen Rusya’nın gözetim ve kullanımına terk etmek istememektedir. Bu konuda Türkiye-ABD yaklaşımları önemli bir benzerlik göstermektedir. Bununla birlikte, bugün dünyada mevcut olan petrol kaynaklarının daha 25-30 yıl süreyle yeterli olması Kafkasya ve Orta Asya kaynaklarının acilen devreye girmesine, tüketiciler bakımından gerekli kılmamaktadır. Bu yüzden, ABD’nin Rusya ile ilişkilerinde petrol konusunu bir odak noktası haline getirmesi beklenmemelidir. Bununla beraber, Rusya’nın Ortadoğu ve Körfez politikaları ABD’yi rahatsız etmeye başlamıştır. Rusya’nın, bu politikalarında bazı AB ülkeleriyle dayanışma içerisinde olması, ABD’nin global bir güç olarak etkisini azaltmaktadır.

ABD için Kafkas ve hatta Orta Asya bölgesi ile ilişkiler bir y anda ABD-Rus ilişkilerinin bir fonksiyonu olarak yürütülmekte, diğer yanda ABD’nin milli çıkarları bu politikayı etkilemektedir. Rusya’da bir önceki dışişleri bakanı Kozirev’in dönemi nin son günlerine kadar ABD, Rusya’nın güney BDT ülkeleri üzerinde bir nevi bakış hakkına (droit de regard) sahip olmasını doğal karşılamakta idi. Ancak, yeni Rusya politikasının bu görüş hakkını eski Sovyet dönemini hatırlatan bir global devlet politikasının parçası olarak görmeye başlaması ve Orta Doğu ve Körfez sorunlarında Rusya ile ABD’nin belirgin bir siyasi uyuşmazlığa girişmeleri, ABD’yi Rusya’ya karşı aşırı ılımlı politikasın dan ayrılmaya itmiştir. Bu yüzden ve 21. Yüzyıldaki petrol çıkarlarını düşünen ABD, Orta Asya petrollerinin Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaşması fikrine sıcak bakmaya başlamış; iç politikadaki Ermeni lobisinin baskısına rağmen Azerbaycan ile Ermeniler arasındaki Karabağ sorununa bir çözüm arayışına girmiştir.

TÜRKİYE – AB

Türkiye’nin Avrupa Birliği yolculuğunu aslında iki bakış açısında ve iki dönemi yansıtan yaklaşımda özetlemek pekala mümkündür. Bu bakış açılarının oluşturduğu dönemleri; “Onlar ortak, biz pazar” ve “Avrupa Birliği, bütün dertlerimizin ilacı” şeklinde özetleyebiliriz.

Bu yöndeki görüşlerin zaman içerisinde keskin söylemlerle değişime uğraması, aslında hem dünyadaki süratli değişimin izlerini yansıtması bakımından önemlidir; hem de ülke ve toplum olarak her uluslararası olayda olduğu gibi hesapsız ve heyecana dayalı refleksler gösterme huyumuzdan vazgeçemeyişimizin de doğal sonucudur.

Pek çok alanda yerleşik ve sosyal uzlaşmayla belirlenmiş, süreklilik gösteren politikalar ortaya koyamayışımız, Türkiye olarak bizi ilgilendiren gelişmelere klasik bir üçüncü dünya ülkesi refleksiyle yaklaşma yanlışlarımızı devam ettirmemize yol açmıştır. Bu Üçüncü Dünya Ülkesi refleksinin son dönemde en fazla yoğunlaştığı ve somutlaştığı alanların başında ise Türkiye’nin Avrupa Birliği yolculuğu gelmektedir. Hesapsız, işin geçmişini ve geleceğini düşünmeden, tamamen sosyal heyecana ve ajitasyona dayalı bu refleks, ülkemiz açısından bir savunma mekanizması olma özelliğini aşarak, doğruları görmemizi engelleyen ve gündemi net izlememizi zorlaştıran bir etkinliğe ulaşmıştır. Bu nedenle Türkiye, çağdaş dünyayla bütünleşme anlamına da gelen Avrupa Birliği’ne tam üyelikten çok daha fazla, enerjisini ve zamanını, bu yaklaşımla mücadele etmekte harcamaktadır.

Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ve Sovyet tehdidinin ortadan kalkması ile NATO’ya girişimizden bu yana Batının ileri karakolu olarak nitelendirilen Türkiye’nin önemi azalmamıştır. Tam tersi Türkiye, belki de uzun dönemdir ilk defa bu denli avantajlı bir tablonun içerisinde kendisini bulmuştur.

Ancak Türkiye’nin bu avantajlı tabloyu gündelik heyecanlarla ve tepkilerle kullanmaya çalışması, yerleşik kazanımları ve bu avantajlı tablonun getireceği milli açılımları engelleyici bir sonuç doğurmaktadır. Bu tablonun içerisindeki bir Türkiye, bırakınız Avrupa Birliği’ne girmekte zorlanmayı, pek çok uluslararası platformda el üstünde tutulmalıdır. Ancak iç siyasi çekişmeler ve dışa yönelik kararlı ve tutarlı bir politika ortaya konulamaması, Türkiye’nin sahip olduğu avantajları ikinci plana itmekte ve Türkiye siyasi ve ekonomik planda dış dünya için yeterli güveni doğurmakta zorlanmaktadır.

Oysa günümüz dünyasındaki küreselleşme gayretleri ve yeni ortaklıkların temelinde yatan en önemli unsur, güven unsurudur. Türkiye bu güven duygusunu öncelikle kendi iç bünyesinde tesis etmelidir. Türkiye’de kendi kamuoyunun ve kendi toplumunu gelecek endişesi taşıdığı bir yapıya, dışımızdakilerin güvenmesini ve bu güvene paralel bizimle ortaklıklar kurmasını beklemek safdillikten öte mana taşımamaktadır.

Geçmişteki Sovyet tecrübesini bütün dehşetiyle yaşayan Batı dünyası ve özelde Avrupa ülkeleri, bu yeni tabloda ister istemez partner olarak 20′inci Yüzyıldaki daimi müttefikleri Türkiye’yle birlikte hareket etme ihtiyacını duymaya başlamıştır. Ancak 1980′li yıllardaki aktif dış politika anlayışının devam ettirilememesi, ardından siyasi istikrarsızlıkların gelmesi, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere Türkiye’nin yeni oluşumda etkin ve kalıcı bir ortak olması hususunda şüpheler uyandırmaya başlamıştır. Bu şüphenin temel dayanağı, iç politikada ifade edildiği gibi tarihi miras ve kültürel farklılıklar değil, Türkiye’nin yeterli olup olamayacağıdır. Bunun için Türkiye’nin asıl yerine getirmesi gereken yeterlilik güven ve bu güveni hak edecek bir tablonun çizilmesidir.

GÜNLERDEN 11 EYLÜL …

2001 yılı Eylül ayında saatler sabahın 08:00′ini gösterdiği sıralarda (Türkiye saatiyle 15:00) Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti New York’un kalbi Manhattan yeni bir güne hazırlanıyordu. ABD, tarihinin en büyük saldırısına uğramadan dakikalar önce, en önemli simgelerinden biri olan Dünya Ticaret Merkezi’nin 110 katlı İkiz Kuleleri’yle vatandaşlarını selamlıyordu…
Dünya Ticaret Merkezi, 1993′te uğradığı bombalı saldırıdan az bir hasarla kurtulmuştu. Otoparka bırakılan bomba yüklü bir minibüs, amacına ulaşamamıştı ve saldırının ardından önlemler arttırılmış ve güvenlik olağanüstü seviyeye çıkarılmıştı. Ancak bu kez tehlike yerden değil, havadan geldi.

ABD’de 11 Eylül’de meydana gelen terörist saldırılar, ülkede günlük yaşamdan, ekonomiye, insan haklarından basın özgürlüğüne, uluslararası ilişkilerden kanunlara kadar köklü değişikliklere yol açarken, terörizm, 21. yüzyılın en büyük tehdidi olarak ortaya çıkmıştı.

ABD, dünya ile ilişkilerini, “ya bizimlesiniz ya teröristlerle” şeklinde belirlemeye yönelirken, kendi topraklarında asla terörist saldırı gerçekleşmeyeceğine inanan Amerikan halkının yaşam biçiminde de değişiklikler oldu.

Kendini koruma güdüsüne giderek daha çok önem veren ABD’de, milliyetçi duygular saldırıyla ağırlık kazanırken, Ortadoğulu veya Müslümanlar üzerindeki baskı yoğunlaşmıştı. Saldırının ardından, ABD Başkanı George W. Bush, Pennsylvania Valisi arkadaşı Tom Ridge’i, yeni oluşturulan bir pozisyon olan İç Güvenlik Bakanlığı ile görevlendirdi. Yeni bir saldırı ihtimaline karşı ABD, her türlü tedbiri alma çabasına girişti.

Başkan Bush’un liderlik özelliği, 11 Eylül’ün arkasından belirgin şekilde ortaya çıkarken, bütün partiler, ulusal güvenlik sorununun yaşandığı bir dönemde Bush’a yüzde 100 destek sağladı. 11 Eylül’den sonra geçen 3 ay içinde Bush, kamuoyu yoklamalarında yüzde 89′lardaki halk desteğiyle “Bugüne kadar halktan en fazla destek alan ABD Başkanı” sıfatını kazanmış oluyordu.

ABD Kongresi, saldırının özellikle ekonomideki korkunç etkisini hafifletmek üzere 40 milyar dolarlık bir paketi hemen kabul etti. Ancak bu yeterli olmadı ve turizm, sigorta, havacılık sektörleri büyük darbe aldı. Güvenlik endişesi ve ABD’nin savaşa girişeceğinin bilinmesi, halkın harcamalarında ciddi bir düşüş yaratırken, saldırıyla darbe alan sektörlerde büyük çaplı işten çıkarmalar gerçekleşti.

11 Eylül’ün şoku atlatılamadan, şarbon vakalarının ortaya çıkması biyolojik ve kimyasal terörist saldırı endişelerini artırdı. Kongre üyeleri ve basın mensuplarını hedef alan şarbonlu mektuplar, 5 kişinin ölümüne yol açarken, posta hizmetlerinin de özellikle Washington ve New York’ta uzun süre aksamasına neden oldu.

Saldırıları ”savaş ilanı” kabul eden Başkan Bush, teröristlere savaş açtığını belirterek, 7 Ekim’de İngiltere ile birlikte, Afganistan’da saklandığına inanılan, 11 Eylül’ün arkasındaki isim terörist Usame Bin Ladin, örgütü El Kaide ve Taliban yönetimine karşı askeri operasyonu başlattı.

Yeni Dünya Düzeni

ABD topraklarına yönelik en büyük tehdidi, Kuzey Kore, İran, Irak gibi ”korsan devletlerden” gelecek füze saldırılarında görerek, ulusal füze savunmasına girişen ABD, 11 Eylül’den sonra bu konudaki ısrarından vazgeçmedi, ancak konunun önemi, terörizmle mücadele bağlamında daha alt sıralara düştü.

ABD, füze savunma sistemini kurmuş olsaydı bile, son terörist saldırıyı önleyemeyeceği gerçeğini kabullendi.

ABD, ”teröristlerden yana olanlar ve olmayanlar” olarak dünya ülkelerini sınıflama yaklaşımına yönelirken, dünya ülkelerine yerlerini seçme çağrısında bulundu.

Saldırıların hemen arkasından, ABD’yi ”büyük şeytan” olarak gördüğü iddia edilen İran bile, sempati hislerini ifade ederken, görülmemiş çapta bir uluslararası koalisyon oluşturuldu. NATO, bir üyesine yapılan saldırıyı kendine yapılmış kabul eden 5. maddenin geçerli olduğunu vurgularken, Afganistan operasyonu başladıktan sonra, ilk kez NATO uçakları, ABD’nin Atlantik kıyılarını korumakla görevlendirildi.

Askeri boyutunun yanı sıra teröristlere akan hesapların kontrol edilmesi, terör hücrelerinin, Bin Ladin’in terör ağının ortaya çıkarılması, istihbarat konularında uluslararası bir işbirliği sağlandı.
İngiltere ve Türkiye, bu işbirliğinde, bütün boyutlarıyla yardım öneren iki ülke oldu. Türkiye, İncirlik başta olmak üzere üslerini, hava sahasını açarken, asker gönderme yönünde TBMM’den karar çıkararak ABD’nin savaşımına tam destek verdi.

11 Eylül, ABD’nin dünyaya bakışını değiştirdi. Afganistan’daki operasyon ile birlikte Türkiye’nin yanı sıra başta Özbekistan olmak üzere Orta Asya ülkeleri ve Afganistan üzerinde etkisi bilinen Pakistan’ın stratejik önemi arttı.

Saldırılarla birlikte ABD’nin Rusya ile ilişkilerinin niteliği de değişti. Soğuk Savaş döneminin baş düşmanı Rusya, terörizme karşı savaşta ABD’nin yanında yer aldı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, saldırıların arkasından Başkan Bush’u ilk arayan devlet başkanı olurken, ABD’ye destek için askerlerini alarma geçirdiğini bildirdi. Bush ile Putin, iki ülkenin başkanları arasında tarihte görülmedik bir kişisel dostluk sergilerken, klasik ”Amerika-Rusya zirvesi” yaklaşımı geride bırakılarak, daha sık ve yakın bir ilişki dönemi başlatıldı.

Amerikan yönetimi, Rusya’yı, varlık amacı Rusya’ya karşı durmak olan NATO’ya yakınlaştırma ve hatta bazı durumlarda karar mekanizmasına da katma çabasında olduğunu duyurdu.

Ordunun Yeniden Yapılanması

Ordunun yeniden yapılanmasında da 11 Eylül’ün etkisi oldu. Tank gibi konvansiyonel silahlar önemini kaybederken, yüksek teknoloji taşıyan bütün silahlar, uydu sistemleri, uzay silahları projeleri, uzun menzilli füzeler önem kazandı. ABD, Bin Ladin ve terör örgütü El Kaide’nin yerini tespit etmek için bütün imkanlarını seferber ederken, istihbaratın önemi arttı.

ABD, Afganistan’da başlattığı askeri operasyonda, ilk bir ay sonra “batağa saplandığı” yorumlarıyla karşılaştı. Rusya’nın, daha önce “Afgan batağından” çıkmakta zorlandığı örneğiyle ABD’nin yanlı bir işe giriştiği yolunda eleştiriler bulunuyordu. Ancak yerel güçlerle iyi bir ittifak kuran ABD, havadan bombardımanla yerel güçleri destekleyerek, Afganistan’da başarıya ulaştı. Kuzey İttifakı ile iyi işbirliği kurulurken, Taliban’ın geldiği etnik köken olan Peştular da birer birer Taliban’dan koparılarak, Taliban karşıtı saflara çekildi.

Yeni İnsan Hakları Anlayışı

ABD tarihinin en büyük terörist saldırısı, uzmanlar tarafından “Amerika’yı Amerika yapan değerler” olarak özetlenebilecek sistemin temelini de bombalayan bir saldırı olarak değerlendirmiştir.

Farklı etnik kökenlerin bir potada eridiği ABD’de halk, saldırıları gerçekleştiren 19 kişinin Arap asıllı Müslüman olduğunun açıklanmasının ardından, yeni bir tür ırkçılık sayılabilecek bir tuzağa itildi.

Başkan Bush’un, savaşın İslam’a değil terörizme karşı olduğu ve ülkedeki Müslümanların haklarının korunması gerektiği yolundaki uyarılarına karşılık, aralarında Türklerin de bulunduğu çoğunluğu Müslüman kökenli ülkelerin ABD’de kaçak olarak bulunan vatandaşları gözaltına alındı.

Adı Müslüman çağrışım yaptığı için gözaltına alınan ”Ömer” isimli bir kişinin, aslında Musevi asıllı olduğunu ve hiçbir suçu olmadığını kanıtlayıncaya kadar 2 ay ABD’de nezarethanede tutulmasına benzer hikayeler basında yer aldı. Başında sarık olduğu için Müslüman zannedilen bir Hintli, kızgın bir Amerikalı’nın kurşunuyla öldürüldü.

Bir taraftan Amerikan halkına, ”yaşam biçiminizi değiştirmeyin, yoksa teröristlerin kazanmasına izin vermiş olursunuz” denilirken, ”terörizmle mücadele” adı altında bazı kanunlar ağırlaştırıldı.

Bazı yorumcular kanunlar için, ABD Adalet Bakanı John Ashcroft’un çok ileri gittiğini ve sivil hakları hiçe sayarak, ABD’nin “insan hakları şampiyonluğu” imajına gölge düşürdüğünü söylemişlerdi. Çünkü yeni çıkan terörle mücadele kanunları, doğrudan yabancıları hedef almakta ve ülkede yasadışı olarak bulunduğu tespit edilen yabancıların, gerekirse ”gizli kanıt” gerekçesiyle gözaltına alınması ve sınırdışı edilmesini de içermekteydi. Zira bu süre içinde kişi, ne ile suçlandığını bilmediği gibi, bu kişinin avukatına da davayla ilgili hiçbir bilgi ulusal güvenlik gerekçesiyle verilmemekteydi.

ABD Başkanı Bush, Bin Ladin ve adamlarının yakalanması durumunda, hemen bulundukları yerde veya bölgedeki Amerikan savaş gemilerinde yargılanarak idam edilmeleri için, ”askeri mahkeme” kurulmasına onay verdi. Bu uygulama da yargıya müdahale olarak, sivil haklar savunucularından yoğun eleştiri aldı.

Basın Özgürlüğü

Basın özgürlüğünün savunucusu ABD, terörist saldırılardan sonra basına yönelik yaklaşımında da düzenleme yaptı. Beyaz Saray ilk kez, basının hangi haberleri verip veremeyeceğine dair bir rehber hazırlayarak, editörlere, bu kurallara uyulmasının zorunlu olmadığı ancak ulusal güvenlik açısından uyulmasının yararlı olacağı yönündeki kanaatlerini duyurdu. Bush yönetimi, bazı havaalanı benzeri yerlerin haritalarının yayınlanması, biyolojik saldırı teknikleri veya ABD’nin istihbarat toplama yöntemlerine işaret edebilecek bilgilere basında ambargo koyunca basın kuruluşlarının da bu uyarıları dikkate aldığı gözlendi.

ABC televizyonunda, ”Politically Incorrect” programını sunan Bill Maher, Afganistan operasyonunun başlarında, teröristlerin Başkan Bush tarafından ”korkak” olarak nitelenmesine değinerek, intihar saldırısında bulunanlara korkak denilemeyeceğini, ABD’nin can kaybı korkusuyla karaya inmeden, ”havadan bomba atmasının korkaklık olduğunu” söyleyince, Maher’in programı yayından kaldırıldı. (2)

Nihayet basınıyla işbirliğini yerleştirerek “terör”le savaşımını sürdüren ABD, bütün dikkatini, Bin Ladin’i ele geçirmeye yönelttiyse de ABD yönetimi yetkilileri, Bin Ladin yakalansa bile, dünyadaki terör ağı çökertilmeden savaşın bitmeyeceğini ve terörle mücadelenin on yıllar alabileceğini her fırsatta vurguluyor.

Afganistan Harekatı

ABD’nin 11 Eylül saldırılarının ardında Ladin’in olduğunu “kanıtlamasının” ardından gözler Afganistan’a ve yönetimdeki Taliban’a çevrildi. 11 Eylül’ün üzerinden bir ay bile geçmemişti ki 7 Ekim akşamı Kabil’de patlamalar duyulmaya başladı. Saldırılar Basra Körfezi’ndeki gemilerden atılan füzelerle başladı ve uçaklardan atılan bombalarla devam etti. 7 Ekim’de başlayan operasyon, Taliban karşıtlarının da yardımıyla iki ayı doldurmadan sona erdi.

Taliban’ı cezalandırma operasyonu devam ederken ABD yönetimi, Afganistan`dan sonra başka ülkelere karşı da askeri harekat düzenleyebileceğine dair kararını BM’ye iletti. Bu gelişme üzerine gözler daha önce hedef olan Irak, Sudan ve Somali gibi ülkelere çevrildi. ABD’nin bu tavrı Türkiye’nin de içinde bulunduğu ülkelerde tedirginlik yarattı.

Operasyonun Irak’a Sıçrama İhtimali

ABD yönetimi terörle mücadelenin Afganistan’dan sonra da devam edeceği açıklamaları bir sonraki durağın Irak olacağına işaret ediyordu. Ancak operasyonun başından beri sıkı işbirliği yürüten ABD ve İngiltere’nin arası, Beyaz Saray’daki bazı şahinlerin, Irak’a operasyon niyetindeki ısrarıyla açıldı.

Irak konusunda Türkiye de net bir şekilde ortaya koydu. Genelkurmay’dan Savunma Bakanlığı’na Çankaya’dan hükümete herkes Irak’a operasyonu arzu etmediğini açıkladı.
Olası Irak operasyonu uluslararası kamuoyundan da destek görmedi. Rusya Irak’a yönelik olası Amerikan askeri harekatına karşı çıktığını açıklarken Almanya da terörizme karşı sürdürülen mücadelenin Afganistan dışındaki ülkelere kaydırılmaması gerektiği görüşünü dile getirdi.

Yeni Afganistan Çalışmaları

Bu arada Taliban’ın ardından Kuzey İttifakı üyelerinin arasında geçmişteki gibi bir çatışma çıkmasından korkan uluslararası kamuoyu, yeni Afganistan çalışmalarını hızlandırdı. BM önderliğinde Almanya’da yapılan yeni Afganistan çalışmaları 9 günde meyvelerini verdi.
Toplantıdan Büyük Meclis kurulana kadar geçici bir hükümet oluşturulmasına karar verildi. Gruplar, hükümet başkanı olarak Peştun lider Karzai isminde anlaştı. 6 ay görevde kalacak hükümet, 22 Aralık’ta işbaşı yaptı. Ülkedeki Peştun, Tacik, Özbek ve Hazaralar’dan oluşan hükümet, geçmişteki anlaşmazlıklara sünger çekerek çalışmalarına başladı.

Barış Gücü Kabul Edildi

Yeni Afgan hükümeti, ilk iş olarak uluslararası barış gücü gönderilmesini kabul etti. 3 bin kişiden oluşacak barış gücü asayiş ve güvenliği sağlamakla görevlendirildi. Türkiye, bölgede görev vereceği birlikleri haftalar önceden hazırlamaya başlamıştı ve TSK, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı 10 hava kontrolörü subaya “hazır ol” emri verdi.

Taliban Teslim Oldu

Operasyonun başından beri Taliban’ın dünyaya açılan penceresi olarak görülen eski İslamabad büyükelçisi Molla Zaif, hafta başında ‘Taliban liderlerinin küçük düşmektense ölmeyi yeğlediğini, Kandahar`ı sonuna kadar savunacaklarını’ açıklamıştı. Ancak bu iddiadan vazgeçildiğini ve son kaleleri Kandahar`ı aşiret liderlerine teslim edeceklerini açıklamak yine Zaif’e düştü. Taliban, liderleri Molla Ömer’e “onurlu yaşama hakkı” tanınması nedeniyle böyle bir anlaşmayı kabul ettiklerini açıklamasının ardından Taliban karşıtı Peştun güçler, ateşkes ilan etti. Ve taliban tamamen teslim oldu.

Taliban’ın silah bırakmasının ardından operasyon dağlarda devam etti. Müttefik güçlere bağlı özel birlikler, yabancı asıllı Taliban askerlerinin ve El Kaide mensuplarının peşine düştü. Asıl hedef Usame Bin Ladin’in ise hala bulunamadı.

TÜRKİYE AÇISINDAN AFGANİSTAN HAREKATI

...

ABD’nin, 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan’a başlattığı operasyon, 2001 yılının son çeyreğinde dünyanın olduğu kadar Türkiye’nin de dış politika gündemine damgasını vurdu.

Ankara’dan Terörizmle Mücadelede Tam Destek

New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine düzenlenen saldırıları, uzun yıllardır mücadele verdiği terörizme karşı etkin bir uluslararası işbirliğinin kurulması gerektiğine dikkat çekerek kınayan Ankara, bu nedenle ABD’nin 7 Ekim’de başlattığı operasyona tam destek verdi.

Türkiye’nin bu desteği Başbakan Bülent Ecevit tarafından, “Türkiye, terörle mücadelesinde, ABD’den büyük destek gördü. Bu nedenle ABD ile terörizmle mücadelesinde işbirliği yapmayı bir görev görüyoruz” sözleriyle dile getirilirken, Dışişleri Bakanı İsmail Cem,bu savaşın sadece Amerika’nın değil, Türkiye’nin de savaşı olduğunu söylüyordu. Ecevit ayrıca bu desteğin her şeyden önce “ABD’ye vefa borcu” olduğunu söylerken, ABD ile Avrupa ülkeleri arasında Türkiye’nin terörizmle mücadelesine ilişkin tepkilerde yıllardır gözlenen farklılığa dikkat çekerek, “Birçok Batılı müttefikimiz, terörizmle mücadelemizde yanımızda yer almazken, ABD bizimle olmuştur” demişti.

“Haçlı Seferi” Rahatsızlığı

Ankara desteğini sürdürürken ABD Başkanı George Bush’un açıklamaları yeni bir endişeyi gündeme getirdi. Çünkü operasyonun “İslam dünyasına karşı düzenlenen yeni bir Haçlı Seferi olarak yansıma tehlikesi”, ABD Başkanı George Bush’un bir demecinde, Haçlı Seferi’ne karşılık geldiği nedeniyle tartışmalar yaratan ”crusade” kelimesini kullanmasıyla, Türkiye’de rahatsızlık yarattı. Türk yetkililer, bu rahatsızlıktan yola çıkarak, operasyona dair sözlerinin hemen hemen hepsinde ”terörizmin dini, coğrafyası ve uyruğunun olamayacağı” vurgusunu yapmaya ve terörist saldırılarla İslam dini ve İslam toplumu arasında hiçbir biçimde bağlantı kurulmaması gerektiğine özen gösterdiler.

Barış Gücü’nde Türkiye’nin Rolü

Türkiye, terörizme karşı oluşturulan koalisyondaki rolünü, uzun yıllardır terörizmle mücadeledeki tecrübesi çerçevesinde çizeceğini belirterek, müttefikleriyle bu tecrübesini paylaşmayı kararlaştırdı. TBMM, operasyonun başlamasından 3 gün sonra 10 Ekim’de yurtdışına asker gönderilmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi’ni kabul etti.

Türkiye’nin asker gönderme kararı, ilk kez bir Müslüman ülkenin bu kararı alıyor olmasından ötürü ayrı bir önem taşıyordu.

Operasyonun ilk günlerinde Afganistan’da Taliban’a karşı savaşan Kuzey İttifakı’na bağlı birliklerin eğitimine de yardımcı olmak amacıyla 90 kişilik bir Özel Kuvvetler birliğini bölgeye gönderme kararı alan Ankara, İttifak’ın Özbek lider Raşit Dostum önderliğindeki ani ilerleyişi nedeniyle bu kararını askıya aldı.

Barış Gücü Komutanlığı

Afganistan’da barışı koruyacak uluslararası bir gücün komutanlığını hangi ülkenin üstleneceği de dünyada ve Türkiye’de tartışmaya açılan konular arasında yer aldı.

ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Aralık’ın ilk haftasındaki Ankara ziyaretinin ardından medyada, komutanlığı Türkiye’nin üstleneceğine dair haberler çıkarken, sonradan gözler, ABD’nin yakın müttefiki İngiltere’ye doğru kaydı.

Başbakan Ecevit, tartışmaların sürdüğü günlerde “ABD’nin bu gibi konularda Türkiye’den önemli beklentileri olduğu açıkça görüldüğünü” söylerken, Türkiye’nin “Afganistan’ın kalkınmasına, sağlıklı ve işlerliği olan bir yönetime kavuşmasına elinden gelen katkıyı yapmaya hazır olduğunu” da bildirdi.

Bu arada, Nisan ayında komutayı bırakma eğiliminde olan İngiltere’nin yerini Türkiye’nin alması söz konusu. İngiltere, gücün görev süresinin 6 ay olması halinde ancak ilk üç ay için komutayı yürütebileceğini belirtirken, Türk heyetinin dışında başka bir ülke heyetinden talep gelmemesi üzerine ikinci dönemin komutasını Türkiye’nin üstlenmesi kararlaştırıldı.

Taliban Sonrası Afganistan

Ankara, bu dönemde Taliban sonrası Afganistan için yönetim modelini, dış müdahalelerden uzak biçimde ülkedeki tüm etnik grupların temsil edileceği geniş tabanlı bir hükümetin oluşturulması olarak saptadı.

Kuzey İttifakı içinde birbirine rakip olan lider ve komutanları mutlaka bir araya getirmek ve Afgan siyasi tarihinde önemli bir yer tutan Ulusal Meclis’i (Loya Jirga) toplamak gerektiğine inanan Türkiye, böyle bir toplantı için ev sahipliğine soyundu. Ancak Taliban muhaliflerinin Türkiye’de buluşması mümkün olmadı. Önce ”ulaşım sorunu” nedeniyle bir hafta sonraya kaydırılan toplantı, sonradan tamamen iptal edildi. Yerli ve yabancı basında, toplantının, Kuzey İttifakı içindeki görüş ayrılıkları nedeniyle mümkün olmadığı yorumları yer aldı.

Türkiye’nin Taliban yönetiminden duyduğu rahatsızlığın bir nedeni de Orta Asya ülkeleri için oluşturduğu ciddi tehlike olarak göze çarpıyordu. Taliban yönetiminin bu ülkelere nüfuz etmeye çalıştığını düşünen Ankara, Afganistan’da yeni bir yönetim kurulması çalışmalarına bu açıdan da destek verdi.

Afganistan’a İnsani Yardım

Afganistan’a tarihi bağlardan ötürü sorumluluk hisseden Türkiye, içinde bulunduğu ekonomik kriz koşullarını da göz önüne alarak, Afgan halkına çeşitli yollardan insani yardım gönderdi.
Ankara, bu çerçevede bir yandan Orta Asya ülkeleriyle birlikte sivil halka insani yardım amaçlı ortak bir çalışma başlatırken, diğer yandan, Kuzey İttifakı’nın henüz ilerlemediği günlerde bölgeye Pakistan kanalıyla çadır ve battaniye gibi yardım malzemeleri gönderdi.

Kabil Büyükelçiliği

Kabil’in Taliban’ın elinden alınmasının ardından Türkiye, 14 Kasım’da Kabil Büyükelçiliği’ni yeniden faaliyete geçirmeyi kararlaştırdığını açıkladı.

Kabil Büyükelçiliği, diğer pek çok ülkenin de yaptığı gibi ilk etapta maslahatgüzarlık seviyesinde tutuldu.

Türkiye, ABD’nin Afganistan operasyonu sırasında komşu ülkelerle ilişkilerini geliştirmeye de özen gösterirken, bu çerçevede Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel Pakistan’a, Dışişleri Bakanı Cem, Özbekistan ve Azerbaycan’a resmi ziyaretler düzenledi. Cumhurbaşkanı Sezer ayrıca, Tacikistan ve Gürcistan’ı da ziyaret etti.

ABD – TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

ABD – Türkiye Stratejik İşbirliği

Türkiye’de 2001 yılına damgasını vuran ekonomik sıkıntılar, ABD ile ilişkilerde de ön planda yer alırken, 11 Eylül’ün ardından, ABD ile diyalog ve işbirliği, Körfez Savaşı’ndan bu yana ilk defa savaş dönemi stratejik işbirliğine taşındı.

Türk-Amerikan ilişkilerinde bu yılın en önemli konuları, Türkiye’deki ekonomik durum, terörizme karşı savaş, Afganistan operasyonunda işbirliği, Irak politikaları, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) ve Kıbrıs oldu.

Ekonomik sıkıntıdan çıkma çabalarında ABD, Türkiye’ye tam destek verdi. 11 Eylül saldırılarının hemen ardından Türkiye, terörizme karşı savaşta ABD ile her türlü işbirliğini gösterdi. Laik, demokratik ve Müslüman ülke Türkiye’nin, İslam dünyasına model olarak önemi arttı.

ABD’nin Irak politikaları, Türkiye tarafından yıl boyunca yakından izlendi. ABD’nin, ilerleme görmek istediği AGSP konusunda, ABD, İngiltere ve Türkiye arasında bir anlaşma sağlandı ve Kıbrıs konusu yıl sonunda KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın girişimiyle çözüm yönünde hareketlendi.

Ekonomik İlişkiler

11 Eylül’ün ardından dünya ekonomisinde meydana gelen olumsuz gelişmeler, Türkiye’ye de yansıdı ve Türkiye, gelecek yılki borçlarının döndürülebilmesi ve yapısal reformlara destek amacıyla ek kredi talebinde bulundu. Mayıs ayında, kredi talebine olumsuz mesaj veren ABD ise Türkiye’nin programı uygulamasını başarılı bularak, tutumunu değiştirdi ve bu talebe sıcak yaklaştı. Sanayileşmiş ülkelerden oluşan G-7′nin diğer ülkelerinin de desteğiyle IMF, 15 Kasım’da gelecek yıl için Türkiye’ye 10 milyar dolarlık ek kaynak sağlama niyetini açıkladı.

Terörizme Karşı İşbirliği

Türkiye, 11 Eylül’ün ardından ABD’ye, terörizme karşı savaşta açık destek verdi. İncirlik başta olmak üzere askeri üsler ve hava sahasının açılmasından asker gönderme kararına ve teröristlerin banka hesaplarının dondurulmasında kadar çeşitli konularda işbirliğine gidildi.

Irak Politikaları

11 Eylül sonrasında, ABD’nin Afganistan’da başlattığı askeri operasyonun ardından Irak’ı ikinci hedef olarak alacağı endişesi, Türkiye’de arttı. Gazete haberlerine dayalı spekülasyonlar üzerine borsada dalgalanma yaşandı.

ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Kasım sonunda verdiği demeçte, ”kimse Irak’a savaş ilan etmedi. Bu yönde kesin bir karar yok. Ancak gözümüz Saddam’ın üzerinde” diyerek, bu konuya ilişkin yönetimde kesin bir planın bulunmadığına işaret etti.

Son dönemde Afganistan’da hedeflerin tükenmesi, Irak’a operasyon kaygılarını artırsa da ABD, kesinleşmiş bir planı bulunmadığını vurguladı. Bush yönetimi gözünü, Irak’ın kitle imha silahları üretip üretmediği üzerine çevirdi.

Bu arada, Irak’ın Ankara Büyükelçisi Faruk Hicazi’nin terör örgütü El Kaide ile bağlantısı bulunduğu yönünde Amerikan medyasında yer alan bazı haberler heyecan yaratsa da Hicazi’nin, Ankara’daki görevini tamamlayarak Bağdat’a döndüğü haberi, ABD tarafından memnuniyetle karşılandı.

TÜRKİYE – AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ

Türkiye’nin Beklentileri

Türkiye, AB’den beklentilerini Laeken zirvesi öncesinde gerçekleştirilen Brüksel temasları sırasında ve sonrasında en yetkili ağızlarla iletti ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecinde ”yeni bir strateji” belirleneceğini ifade etti. Yılmaz, AB Komisyonu’nun, ”Türkiye’nin tam üyelik perspektifinde ilerlemesi için yeni bir diyalog ve çalışma içine girmeyi öngördüğünü” söyledi.

Türkiye’nin, AB adayları arasındaki Romanya ve Bulgaristan ile aynı gruba dahil olmak isteği de Yılmaz gibi, yıl sonuna doğru Brüksel’de temaslarda bulunan Devlet Bakanı Kemal Derviş tarafından da AB’deki muhataplara yansıtıldı.

Laeken Zirvesi

Belçika’nın Dönem Başkanlığı’nda gerçekleşen Laeken zirvesi, Türkiye açısından verimli ve sorunsuz oldu.

AB devlet ve hükümet başkanları, AB’nin geleceğinin tartışılacağı bir platform olan Konvansiyon’un oluşumuna yeşil ışık yaktılar ve Türkiye’yi, bu oluşuma, diğer adaylarla eşit statüde dahil ederek ayrımcılık tartışmalarına son verdiler.

Laeken zirvesi sonunda yayınlanan Başkanlık Sonuç Bildirisi’nin Türkiye’ye ilişkin paragrafında, Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerinin başlangıç perspektifinin yakınlaştığı belirtildi.
Bildirinin bu bölümünde, Türkiye’nin, özellikle son Anayasa değişiklikleri ile tam üyelik için belirlenen kriterlere uyum yolunda ilerlemeler kaydettiği, bu kapsamda, tam üyelik müzakerelerinin başlangıcının yakınlaştığı belirtildi. Bildiride, Türkiye’nin, insan haklarına saygı dahil, siyasi ve ekonomik kriterlere uyum yolundaki çabalarının desteklendiği de ifade edildi.

AGSP’de Türkiye’ye Destek

Eski Başkan Bill Clinton’dan sonra, 20 Ocak’ta göreve geldiği zaman AGSP anlaşmazlığında Türkiye’ye daha yakın olacağı düşünülen ABD yönetiminde, başka bir ikilik yaşanmıştı. ABD Savunma Bakanlığı Pentagon,Türkiye’ye daha yakın yaklaşım gösterirken, Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Clinton dönemi politikalarını sürdürmüştü.

AB Laeken zirvesinde yayımlanan bir başka bildiri çerçevesinde, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın (AGSP) ”operasyonel” olduğu resmen açıklandı, ancak NATO – AB işbirliği, Yunanistan’ın yaklaşımı nedeniyle gerçekleşmedi. Türkiye ise AGSP konusunda yapıcı tavrı nedeniyle puan topladı.

TÜRKİYE – NATO İLİŞKİLERİ

Haklılığı Kanıtlanan Müttefik: Türkiye

Türkiye, 11 Eylül saldırıları sonrası NATO bünyesinde “haklılığı kanıtlanan müttefik” olarak görüldü. Son 10 yıldır, İttifak’ın resmi toplantılarında yayınlanan bildirilere, “terörizmle mücadelenin ve bu mücadelede işbirliğinin önemine” ilişkin bir paragraf sokturmak için büyük çaba harcayan, müttefiklerden fazla anlayış görmediği halde hedefine ulaşan Ankara, 11 Eylül’den sonra büyük destek buldu.

NATO Konseyi, tarihinde ilk defa, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5.maddesine, terörist saldırılara karşı koymak amacıyla işlerlik kazandırırken, terörizme karşı işbirliği çağrısında ve irade beyanında bulunduğu kapsamlı bir bildiri yayınlamıştı.

Türkiye, bu çerçevede girişimlerini yoğunlaştırdı ve özellikle Batı Avrupalı müttefikleri, terörizmle mücadele konusunda daha ciddi olmaya çağırdı. Bu alanda, NATO ile AB arasında ortak çalışmalar yapılması önerisi de Ankara’dan geldi.

Öte yandan, Afganistan’daki operasyonlar ve uluslararası terörizme karşı mücadele girişimlerinde NATO’yu ”uzakta tutan” bir tavır izleyen Washington’ın, İngiltere ve Türkiye gibi müttefiklerle özel diyalog kurması ve işbirliği yapması çeşitli yorumlara konu oldu. İttifak üyesi Batı Avrupa ülkeleri ve uzmanlar Türkiye’nin zaten önemli olan stratejik konumunun, 11 Eylül’den sonra daha da önem kazandığına, NATO bünyesinde de ağırlığının arttığına ilişkin yorumlar yaptı.

TÜRKİYE’NİN ROLÜ ÜZERİNE …

11 Eylül saldırısıyla beraber bütün dünya şoka girerken, ABD’de saldırı öncesi mesajlarının verilip verilmediği, en çok tartışılan konu olmuştu. Bazı uzmanlar açık iki mesajın olduğu ve bunun nasıl doğru değerlendirilmediği tartışıyordu. Uzmanlara göre bu mesajlar saldırının habercisiydi ve ABD bu mesajları iyi değerlendirememekle tarihinin hatasını yapmıştı. Uzmanların sözünü ettiği ilk işaret Usame Bin Ladin’in cihat çağrısıydı. “Dünyanın en tehlike teröristi ve İslami köktenci terörizmin en büyük sponsoru olarak kabul edilen Usama Bin Laden ile Mısır’daki Cihat Grubu ile İslami Grup, Pakistan’ daki “Ulema Cemiyeti” ve Bangladeş’teki Cihat Hareketi adlı aşırı dinci İslami gruplar bir “fetva” yayınlayarak, İslam dünyasına Cihat çağrısı yapmıştı.”(3)

“Yayınlanan fetvada, ” ister sivil, isterse asker olsun, Amerikalılarla onların müttefiklerinin öldürülmelerinin, dünyanın her ülkesinde yaşayan her Müslüman için, yapabildiği ve mümkün olduğu oranda, bireysel bir görev olduğu” belirtildi.” (4) Fetvadaki cihat çağrısı ise şöyleydi: “…Tanrının yardımıyla Tanrıya inanan ve buyruklarını yerine getirdiği için ödüllendirilmek isteyen her Müslümanı, Amerikalıları öldürmeye ve buldukları yerde paralarını talan etmeye çağırıyoruz. Müslüman ulemaya, liderlerine, gençliklerine ve askerlerine de çağrıda bulunuyoruz: Şeytanın ABD ordularına ve onun iblis destekçilerine saldırınız ve onlara bir ders veriniz.”(5)

“İkinci işaret Saddam Hüseyin’den gelmişti. Ancak Saddam’ın verdiği işaret dünya basını için sadece mizah malzemesi oldu. Saddam’ın yazdığı ve tiyatro oyunu haline getirttiği “Zabiba ve Kral” adlı roman kimsenin yeteri kadar ilgisini çekmedi. Romanda, mutsuz evliliği olan bir kadınla kralın aşkı anlatılıyor. Kralın aşığı Zabiba bir 17 Ocak günü tecavüze uğruyor. Kral, tecavüzcüleri yakaladıktan ve Zabiba`nın onurunu kurtardıktan sonra ölüyor. Orta Doğu kültürlerinde ülkeye bağlılık ve vatan sevgisinin “aşk” ile tanımlaması yaygın. Ülkelerin de çekiciliği ve ona olan sevgisini kodlanmasında “aşk” terimine yer verilmesi nedeniyle “kadına” benzetilmesi de aynı şekilde sık görülen bir durum. Kral’ ın Saddam, Zabiba adlı kadının Irak ve Zabiba’ya tecavüz edenlerin uluslararası toplum veya ABD olması ihtimali çok yüksek.. Arap mentalitesine göre “onurun kurtarılması” kavramından hareketle Saddam Hüseyin’in burada bir mesaj verdiğini çok açık..” (6)

(Bu arada Amerika’nın önde gelen ekonomi gazetelerinden Wall Street Journal ise, Usame Bin Ladin’in, Saddam Hüseyin’den hoşlanmadığını iddia ederek Saddam’ın Amerika’daki saldırılarda Ladin’e herhangi bir yardımının olmadığını belirtmişti. (7))

TÜRKİYE’NİN ÜSTLENDİĞİ ROL

Yine de ABD’nin yaşadığı saldırı, İslam medeniyetinin Batı’ya tepkisi, Batı uygarlığının eserini (Dünya Ticaret Merkezi) yok etme isteği olarak ortaya çıkmıştı. Türkiye’nin ise bu olaylardan sonra bir modern İslam devleti olarak İslam ve Batı arasında ne gibi bir rol üstlenecekti? Batı, Türkiye’ye hangi misyonu yükleyecekti?

Dost-Müttefik Türkiye Hatırlandı, Ama… başlıklı makalede, Türkiye’nin soğuk savaş döneminden buyana ABD ile olan ilişkileri genel bir yaklaşımla ele alınıyor.

“ABD’de yaşanan olaylar, ABD’nin, başlayan yeni dönemde dostu ve müttefiki Türkiye ile beraber hareket edeceğini gösterdi. Şimdi Türkiye yeniden gözde, yeniden önemli.

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin en yolunda olduğunun varsayılabileceği zaman Soğuk Savaş yıllarıydı. Türkiye’nin SSCB ile sınırı olan tek NATO üyesi kimliği, Avrupa’nın olası bir Sovyet işgaline karşı ileri karakol görevi görmesi ve Boğazlar, o dönemde Türkiye açısından olduğu kadar müttefikleri açısından da çok önemliydi.

Derken Soğuk Savaş sona erdi. Sovyet tehdidi ortadan kalkınca, Türkiye’nin üstlendiği misyonda zayıfladı. Türkiye ile ABD ilişkileri yine sıcak kaldı, ama ABD eskisi kadar dost ve eskisi kadar müttefik değildi.

Devamında Körfez Savaşı gündeme geldi. Türkiye altına imzasının attığı belgelere sadık kaldı. Körfez Savaşı’nda üzerine düşen misyonu yerine getirdi. Daha azını yapan Mısır’ın dış borçları silinirken, Türkiye 30 milyar dolara yakın bir zararla kalakaldı. Körfez Krizi bittiğinde Türkiye’ yi şart kılan, Türkiye’yi gündemde tutan bir tehdit de kalmamıştı.

Öyle ki, ABD için artık Irak ve özellikle Kuzey Irak Türkiye ile fikir alışverişini, hatta bazı adımlardan önce bilgi verilmesi gereken konular değildi.

Zaman geçti ve ABD terör kabusu ile sarsıldı. Gözler ve gezler yeniden Orta Doğuya yöneldi. Türkiye her zaman ki gibi, yine işgale, şiddete ve teröre karşı, uluslararası hukukun üstünlüğü ve ittifak bağları için göreve hazırdı, diplomatik taktiklerle, tekniklerle bahane aramadı. Üstelik bunu, “tek Müslüman” NATO üyesi olmasına ve bölgesinde yüksek olan riski yoğunlaştırmasına rağmen yaptı.”(8)

Makalede, ABD’nin Türkiye’nin önceki yıllarda benimsediği politikaya bağlı olarak olaylardan sonra da Türkiye desteğini alabileceğinden emin olduğu ifadesi yer alıyor. Eleştiri alan nokta ise ABD’nin Türkiye desteğini “çantada keklik” olarak görmesi.

“Bush, “ABD’ye savaş ilanı” diye nitelediği saldırının hemen ardından misilleme yapılacağını açıkladıktan sonra pek çok ülkenin liderini telefonla aradı. Ancak Bush, 8 gündür Türkiye’yi arama gereği duymadı. 1991 yılındaki Körfez krizi sırasında Irak’a yönelik harekata karar verme aşamasından itibaren Türkiye’yi sürekli arayan ve dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’la çok sık telefon konuşmaları yapan dönemin başkanı baba Bush’un aksine, oğul Bush 8 gün boyunca Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’i de Başbakan Bülent Ecevit’i de aramadı.

ABD Başkanı George W. Bush, 8 gün içinde Almanya’yı arayarak Başbakan Gerhard Schröder, İngiltere Başbakanı Tony Blair, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin, Çin Devlet Başkanı Jiyang Zemin, Endonezya Cumhurbaşkanı Megawati Sukarnoputri ve Meksika Devlet Başkanı Vicente Fox ile konuştu. ABD belki de Türkiye’nin desteğini “çantada keklik” olarak görüyor” (9)

Afganistan Harekatı’nın başlayacağı günlerde Türkiye, resmi ağızlar aracılığıyla hangi tarafta yer alacağını ortaya koydu. Amerika tarafından destek açıkça istenmese de Türk makamlar destek verileceği mesajını sürekli yineledi. Harekat öncesinde Amerika önderliğinde terörizme karşı açılan savaşta Türkiye ABD’nin yanında yer aldı. O dönemde Türkiye, ABD’ye destek kararını ve tavrını Başbakan Bülent Ecevit aracılığıyla kamuoyu ve dünyaya şu sözlerle duyuruyordu:

“…Türkiye terörizme en çok ve en yakından tehdit altında bulunan ülke. Çünkü Türkiye’yi 15-20 yıldan beri terörizmin bir türü değil, üç türü sürekli tehdit altında bulundurmaktadır. Onun için terörizme karşı uluslararası düzeyde alınacak kararlarda Türkiye’nin öncülük etmesi ülkemizin doğal görevidir. Sürekli özgürlük harekatına bizim etkin katkımız olması da doğaldır ve bizim kendi kendimize bir görevimizdir. Zaten Türkiye Büyük Millet Meclisi de o nedenle Hükümet’e bu konuda geniş yetki vermiştir. Terörizmin yaygınlaştığı ve ileri boyutlar edindiği açıkça görülüyor. Bu konuda en tehlikeli bir odak da Afganistan’daki Taliban rejimi. Taliban rejimi çağdışı uygulamalarıyla ve terörizme kucak açmasıyla öncelikle Orta Asya ülkelerine, bütün bölgeye, dolayısıyla Türkiye’ye ve bütün dünyaya ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Buna karşı alınacak tedbirlere bizim ön safta katılmamız da doğaldır. O nedenle 11 Eylül’den sonra dostumuz ve müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri’nin terörizme karşı açtığı uluslararası mücadeleye bizim ön safta katılmamız kanımızca doğaldı ve gerekliydi.” (10)

Öte yandan Ecevit’in açıklamalarında Türkiye’nin gelecekteki dış politika stratejisine işaret eden önemli bir nokta yer alıyordu. Türkiye’nin söz konusu tavrındaki gerekçe, NATO’nun 5. maddesinin ileriki dönemlerde ülkemiz lehine de uygulanabileceği konusuyla açıklanıyordu: “Uluslararası yükümlülüklerimiz ve NATO’nun 5. maddesinin uygulanması önemli bir emsal oluşturuyor. Bu emsalin oluşturulmasına Türkiye de mutlaka kendi katkısını yapmak zorundadır. Eğer Türkiye bu görevi yerine getirmezse ileride -Allah esirgesin- NATO’nun 5′inci maddesinin uygulanmasına muhtaç olursa buna dış destek bulmakta çok zorluk çekebilir.” (11) Halbuki Türkiye’nin geçmiş yıllarda terör örgütü PKK konusunda da 5. maddenin uygulanması yönünde talepleri olmuş ancak dış destek bulunamamıştı. Bu nedenle Afganistan harekatı döneminde bu beklentiyle artan aktif rol üstlenme isteği, kimi uzmanlarca Türkiye’nin tek taraflı bir beklenti kaosuna girdiği eleştirilerinin yapılmasına neden oldu.

Bir başka açıdan, Türkiye’nin harekata katılma nedeni, siyasal güç birliğinin yanı sıra ekonomik alanda yapılan kredi taleplerinin olumlu karşılanması olarak da değerlendirilmekteydi. Öyle ki Ecevit, net olmamakla birlikte yaptığı açıklamalarda bu beklentisinin de bulunduğunu ima etmekteydi. “…ben eminim ki Türkiye’nin öneminin bilincinde olan dost ve müttefik ülkeler bu konuda Türkiye’nin gereksinmelerini de herhalde göz önünde tutacaklardır. Bundan kuşkum yok. Dediğim gibi, ‘oraya şu kadar sayıda askeri birlik gönderiyoruz ama buna karşılık da siz bize şunları taahhüt edin’ demeyi içimize sindiremezdik. Bunlar kendiliğinden oluşabilir, eğer sağlıklı ilişkiler varsa, ki çok sağlıklı ilişkilerimiz vardır” (12)

Saldırıların ve sonrasında gelişen olaylarda Türkiye’nin üstlendiği rolün, çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren büyük kuruluşları da; AB’ye giriş ve Türk – Amerikan ekonomik işbirliğinin güçlenmesinden yana bir beklentiye yönelttiği görülmekteydi. Nitekim Türk – Amerikan İş Konseyi Başkanı Akın Öngör, “Söz konusu terörist saldırıların iki ülke ekonomik ve siyasi ilişkilerini olumsuz etkilemeyeceğine inanmaktayız. Bundan sonraki dönemde de iki ülke ekonomik ilişkiler güçlü gelişme trendini sürdürecektir” (13)

diyerek bu beklentide açıkça vurgulamıştı.

Harekat sırası ve sonrasında ABD’nin bu harekatı Afgan halkına değil, teröre ve Taliban’a yönelik gerçekleştirdiği konusunda İslam dünyasının “bilgilendirilmesi” yine Türkiye’nin göreviydi. Ancak, bir İslam devletinin, Türkiye’nin, İslam dünyasını bu konuda inandırması güçlü bir ihtimaldi. Bu nedenle de Harekat sonrası Barış Gücü askerlerinin büyük bölümünün Türkiye’den gitmesi uygun olacaktı. Tabiki Türkiye’ye bu konuda daha “özverili” çalışabilmesi için birtakım ekonomik yardımların yapılması gerekiyordu. Ünlü Wall Street Journal Gazetesi, Türkiye’nin Afganistan’da harekattan sonra çok önemli bir rol oynayacağını yazmıştı.

Yazıda“…İslam dünyasında, ABD önderliğindeki terörle mücadele kampanyasının İslamiyet’e yönelik saldırı olmadığını kanıtlayacağı da kaydedildi” Ayrıca “Türkiye’nin Batıya verdiği güçlü desteğin, IMF tarafından desteklenen 19 milyar dolarlık ekonomik reform programına yeni bir katkı sağlamasına da yol açacağı belirtilen haberde, Türkiye’nin gelecek yıl için 10 milyar dolara daha ihtiyaç duyduğu ifade edildi. Gazeteye açıklamada bulunan bir İngiliz yetkili, “Sanırım istedikleri bu parayı alacaklar” dedi.” (14)

MEDENİYETLER ARASI KÖPRÜ VE ANAHTAR ÜLKE

Yine de AB’ye giriş, Batı’yla ekonomik ve siyasal alanda ilişkilerin güçlenmesi için Türkiye’nin aktif katılımdan ziyade bir köprü görevi üstlenmesi ve barışçıl bir politika izlenmesi gerekliliği de birçok uzman tarafından dile getirilmişti. “Türkiye hem AB üyeliğine giden yolu açmak, hem de tarihe karşı olan sorumluluğunu göstermek için “Hıristiyan Batı” ile “Müslüman Doğu” arasında köprü olduğunu ispatlamalı” (15) ve “Türkiye, asıl “önemini” medeniyetler çatışması değil, “medeniyetler köprüsü” üzerinden yürüyerek kurmalıdır” (16) şeklinde yapılan yorumlar Türkiye’nin dünya politikasının 11 Eylül sonrasındaki önemini kanıtlamak için nasıl şekillenmesi gerektiği konusunda öneriler içeriyordu.

Türkiye’yi medeniyetler çatışması diye adlandırılan bu sürecin “anahtarı” olarak gören bazı batılı medya kuruluşları da, Türkiye’nin üstlenmesi gereken role çeşitli dönemlerde benzer yorumlarla dikkat çekmişlerdir. Sözgelimi Amerikan National Journal Dergisi, Laik-demokratik İslam ülkesi Türkiye’’yi son sayısında kapak yapmış ve 7 sayfa ayırmıştır. “Ön kapağında, ‘Müslüman bir ülke İslami köklerini terk etmeden laik-demokrasiyi kucaklayabilir mi? Türkiye’nin deneyimi, bu dengeleme eyleminin, güç olsa da mümkün olduğunu gösteriyor’ ibaresini kullanan dergi, ‘İslam’ın geleceğine ilişkin bu mücadele, Usame Bin Ladin’in kıyamet vizyonunu oluşturan, laik-demokrat Batı ile Müslüman Doğu arasındaki bir medeniyetler çatışmasının geçmişte kalıp kalmayacağını belirleyebilir’ yorumuna yer vermiştir” (17)

Yazısında ayrıca AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmesi ve kapılarını Müslüman Türkiye’ye açmasının, Atatürk’ün 80 yıl önce verdiği kararların tescili olacağını yazan Kinfield, aksi takdirde, AB’nin tarihi bir fırsatı harcayarak potansiyel trajik sonuçlara yol açabileceğini belirtmiştir. James Kinfield, yazısının son cümlesini de bir uzmanın ‘‘Eğer, laik İslam ülkesi olarak Türkiye başarılı olamazsa, kim olabilir?’’ ifadeleriyle bitirmiştir. (18)

MODERN İSLAM MODELİ

Aslında Türkiye’ye biçilen anahtar rolü, Türkiye’nin köprü görevi üstlenmesinin yanı sıra İslam ülkeleri için model olması görüşünü de içermekteydi. Bu model, İslam ülkeleri tarafından benimsenmesi istenen bir sistemin örneği böylece de Batı-İslam kaynaşmasını sağlayan bir köprü olması istenmekteydi. “Atatürk, Modern Türkiye’nin Kurucusu” kitabının yazarı Prof. Dr. Andrew Mango, ABD’de yaşanan terörist saldırılar ve bütün dünyanın teröre karşı mücadelede bir araya gelmesinin, dünyadaki ilk laik ve Müslüman ülke olan Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün, sahip olduğu vizyonun başarısını bir kez daha ortaya koyduğu ifade ederek, “…bugün, ırkçılıktan en fazla arınmış kültürün Türk kültürü olduğunu söyleyebilirim. Türkiye aslında İslam dünyası için de bir örnektir ve bir referans oluşturmalıdır” (19) diyerek Türkiye’nin model olması gerektiği görüşünü yinelemişti.

Model kavramının içerdiği unsurlar ise Amerikalı Dışişleri, Savunma ve diğer idari birimler ile akademisyenlerin katıldığı Pocatello toplantısında açıklanmaktadır. “11 Eylül, dini radikalizm ve Amerikan savunma hattı” konulu toplantıda, “İslam dünyasında “Türk İslam” modeli çözüm olarak sunulmuştur. Toplantıya katılan dört bilim adamından ikisi İslam dünyasındaki dinî otoritenin parçalanmasına çözüm olarak Türkler öncülüğünde yeniden bir kurumsal yapılanmanın düşünülmesini önermiş ve sonuç olarak, Amerika’da birçok insanın kafasında söz konusu “Türk İslam” modeli oluşmuştur” (20)

Bu modelin temel özellikleri şunlardı:

1) Toplumsal proje değil bireysel kimliğin inşası ve cemaatsel ahlakî dokunun korunmasını amaç edinen bir İslam;

2) Avrupa ile yakın ilişkiler sonucu insan hakları, demokrasi ve serbest piyasa söylemleriyle çatışmayan bir İslam;

3) Dinî söylemleri kamu alanına taşıyarak tartışmalara iştirak eden liberal bir İslam;

4) Devlet otoritesiyle ve demokrasiyle barışık bir İslam;

5) Batı’ya karşı kendisini tanımlamayan modernleşmeci bir iman (faith);

6) Dinler arasındaki diyaloğu sürekli ön plana taşıyan girişimci özelliği;

7) Dinî otoritenin korunduğu ve dinî eğitimin en iyi şekilde verildiği bir ülke.

Türkiye’nin model olması gerektiği görüşünün pratikte uygulanma imkanı bulamayacağını belirten Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan ise “Medeniyetler Nasıl Buluşur?” başlıklı yazısında kimlik, kültürel ve siyasal geçmiş bakımından birbirinden çok farklı niteliklere sahip İslam devletlerinin bir model ile benzeşmesi çabalarının sonuç vermeyeceğini vurgulamakta. Söz konusu görüşü ülkeler arası karşılaştırmalarla desteklemeye çalışan Prof. Dr. Erdoğan, “Batı medeniyeti için yer alan Yunanistan ve Kanada birbirlerine ne kadar benziyor?” diyerek batılı devletlerin bile din disiplini açısından benzerlik gösterse bile birbirlerine benzeyemeyeceğine dikkat çekmektedir. (21)

Aslında Türkiye için “model olma” rolü bir riski de beraberinde getiriyordu. “Soğuk savaş döneminde bile müttefikinin yanında yer aldığı için böyle büyük bir riski göze almamıştı. Türkiye bu sürecin sonunda büyük bir ihtimalle bölgesinde modernleşmek isteyen Müslüman ülkeler için model ülke haline gelecektir ki bu da onu hedefteki ülke olmasını kaçınılmaz kılacaktır. Türkiye ABD’ye yakınlığı ile global terörle mücadele sürecinde aktif bir rol üstlenmiş oldu ki bu da onu bazı Müslüman komşularının ve bazı iç reaksiyonların hedefi haline getirdi” (22)

“Amerikan ve İngiliz yetkilerinin defaten saldırıların Müslümanlara karşı değil yalnızca Taliban’a karşı yürütüldüğünü söylemelerine rağmen, Müslüman dünyasının büyük bir kısmı bunun dinler arası bir savaş olduğuna inanıyor. Ve Türkiye’de de bir kısım aşırı dinciler bunu bu açıdan görmekte kararlı.” (23) Bu görüş ise hem dıştan hem de içten ülkenin bütünlüğünü bozacak birtakım olayların sonraki dönemlerde meydana gelebileceği riskine işaret ediyor.

TÜRKİYE ÜZERİNE TEZLER ve İDDİALAR

Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IFRI) Direktörü Dominique Moisi:

“11 Eylül’ün dünya için bir dönüm noktası. Ortadoğu bir çatışma merkezi halinde olmaya devam edecek. Türkiye ise yeni dünya düzeninde önemli bir etken olacak.”

Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Kemal Kirişçi:

“Saldırı Türkiye’nin stratejik önemine olumlu yönde katkı yapacak. Ayrıca terörist saldırılardan sonra dünya güvenlik anlayışı yeniden şekillenecek”

Dış Politika Enstitüsü Başkanı Seyfi Taşhan:

“Bush yönetimi ABD düşmanlığını azaltma yönünde adımlar atacak”

“ABD’nin ortaya attığı Füze Savunma Sistemi’nin son gelişmelerin ardından tekrar gündeme gelmesi muhtemel ve bu sistem mutlaka kurulacak”

Emekli Orgeneral Çevik Bir:

“Saldırılarla, soğuk savaş sonrasında yeni bir dönem açıldı. Hür dünyaya, tamamen yüksek teknolojiye dayalı örgütlenmiş bir terör tehdidi var. O zaman hür dünya ülkeleri, yüksek teknolojiye dayanan teröre karşı örgütlenmek zorunda. Türkiye açısından konuyu inceleyecek olursak, ülkemiz bu konuda aranan ülke olacak. Şu nedenle aranan ülke olacak; Bir kere teröre karşı yaptığı mücadelede tek başına olmasına rağmen Türkiye, bu konuda başarılı olmuştur. Türkiye, coğrafyası ve jeopolitik konumu itibariyle soğuk savaş dönemi sonrasında zaten önemi artan bir ülkeydi. Türkiye’nin önemi bu olayla daha çok ortaya çıktı. Türkiye, bundan sonra dünyada aranan ülke olacak”

“Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası bitti.”

“Yeniden NATO ön plana çıkmaya başlayacak. Türkiye’nin Avrupa ile entegrasyonundaki sorunu da ortadan kalkacak. Avrupa yanlışından dönecek.” (24)

 

Nasıl Buldular: ihtimal ile ilgili sözler, ihtimaller ile ilgili sözler, ihtimalle ilgili sözler, soğuk savaş döneminde türk dış politikası, soğuk savaş dönemi türk dış politikası, so?uk sava? d?neminde abd nato stratejileri, bilgi evi ateş ve su, soğuk savaş döneminde türkiyenin dış politikası ppt, 2 dünya savaşında türk dış politikası hakkında bilgi, türk dış politikası hakkında bilgi
Soğuk Savaş Dönemi Türk Dış Politikası Hakkında Bilgi SerdarHan tarafından 28 Ağustos 2011 tarihinde , Bilgi Dağarcığı kategorisine eklenmiştir.
    yeni 10
Benzer Konular
Soğuk Savaş Dönemi Türk Dış Politikası Hakkında Bilgi isimli bu konuyu ;
Google'de Ara
BlogSearch'te Ara
Buzzzy'de Ara
Twitter'da Ara
Bing'te Ara
İletişim

Sende Yorum Yaz

Facebook Grubumuza Katılın!